|
|
| |
|
 |
| |
| |
| |
- Prof. Dr. Uğur Oral
- Prof. Dr. Geylan Işık
Günümüzde, Adult Respiratuar Distress Sendromunda (ARDS)
terapötik yaklaşımların önemli bir bölümü henüz deneysel aşamadadır. Bu
sendromda effektif bir tedavi 3 bölümden oluşur.
- ARDS`nin önlenmesi
- Alveolo-kapiller membran harabiyetinin önlenmesi
- Fizyopatolojik değişikliklerin tedavisi (Respiratuar
ve hemodinamik destek tedavi)
1 - ARDS`nin önlenmesi
ARDS'nin önlenmesinde, etyolojinin iyi bilinmesi ve risk
taşıyan hasta grubunun belirlenmesi temeldir. Pulmoner enfeksiyonların uygun
antibioterapisi, yeterli volüm, kan replasmanı ve vazoaktif ilaçlarla şok döneminin
mümkün olduğu kadar kısa sürede tedavisi, ilaç over dozajında erken eliminasyon ve
nötralizasyonun sağlanması, lenfomada etkin bir kemoterapi, gastrik aspirasyon ve
inhalasyonun önlenmesi, ARDS gelişimini önleyen terapötik yaklaşımlar olarak
sıralanabilir.
Bir çok araştırmacı politravma vak`alarında, ARDS
riskini azaltmak amacıyla, mekanik ventilasyonun proflaktik olarak kullanımını
önermiştir. Wolf, yaptığı klinik çalışmada, erken dönemde uygulanan yardımcı
solunumun; alveolo-kapiller permeabilite artışını, hipoksi ve asidoza bağlı
surfaktan sentezindeki inhibisyonu, fonksiyonel rezidüel kapasite ve akciğer
kompliansındaki azalmayı önleyerek, ARDS patogenezinin ortaya çıkmasını
engellediğini göstermiştir. Lachman`a göre; özellikle travma sonrası akciğer
lezyonuna ait parametrelerin henüz ortaya çıkmadığı erken dönemde, devamlı pozitif
hava yolu basıncı sağlayan mekanik ventilasyonun (Continious Positive Airway Pressure
-CPAP-), ARDS proflaksisinde yeri vardır.
2 - Alveolo-kapiller Membran harabiyetinin önlenmesi
Direkt veya indirekt nedenle oluşan ARDS`de kliniğin
ortaya çıkmasından önce, membran lezyonunun prevantif engellenmesi mümkün
olmamaktadır. Özellikle sepsise bağlı olarak gelişen ARDS`de, kompleman aktivasyonu
neticesinde nötrofil agregasyonu ve bunların alveolo-kapiller membranda sekestrasyonu,
araştırmacıları bu yönde inhibitör bir ilaç bulmaya zorlamıştır. Hammershmidt ve
ark., yüksek doz metilprednizolün kompleman aktivasyonunu azaltarak, nötrofil
agregasyonunu önlediğini bildirmiştir. Weigeltide ise ARDS`de membran harabiyetinin
önlenmesinde metilprednizolün etkili olmadığını açıklamıştır. Günümüzde
kabul edilen, ARDS`de steroid tedavisinin yeri olmadığıdır. Kaldı ki, steroid
kullanımının akciğer dokusunda iyileşmeyi geciktirdiği ve erken enfeksiyon
komplikasyon riskini artırdığı, bir çok çalışma ile gösterilmiştir.
Protaglandin E1 (PGE1) ile yapılan deneysel çalışmalar,
bu ajanın 2 özelliğinden dolayı ARDS tedavisinde kullanılabileceğini göstermiştir:
PGE1: 1) Yüksek konsantrasyonlarda, platelet agregasyonu, makrofaj aktivasyonu, nötrofil
kemotaksisi ve nötrofillerden serbest oksijen radikallerinin salınımını engellerken,
2) Akciğerlerden geçtiği anda yıkılır; böylece yüksek doz kullanımında sistemik
dolaşımda konsantrasyon artışı görülmez. 1986`da yapılan bir çalışmada, PGE1
uygulanan 41 ARDS`li olguda, mortalite oranı düşük bulunmuştur.
Bir siklo-oksijenaz inhibitörü olan İbupfren,
antienflamatuar ajan olarak ilk defa 1986 yılında ARDS tedavisinde denenmiştir.
Köpeklerde oluşturulan septik ARDS`de İbufren`in, sistemik arteriyel basınca etkisi
olmaksızın, hemokonsantrasyonu azalttığı ve pulmoner şant oranını düşürerek,
oksijeni- zasyonu düzelttiği görülmüştür. Araştırmacılar, bu alanda İbupfren
ile ileri klinik çalışmaların gerektiği görüşündedirler.
Alveolo-kapiller membran harabiyetine neden olan
araşidonik asit metabolizması ürünleri ve serbest oksijen radikallerinin inhibisyonuna
yönelik çalışmalar halen sürdürülmektedir. 1984 yılında, Gotloib, sepsise bağlı
olarak gelişen ARDS`de vazoaktif peptidlerin, ultrafiltrasyon yoluyla eliminasyonunu
denemiş ve konvansiyonel tedaviye cevap vermeyen 5 hastada olumlu sonuçlar almıştır.
Hemofiltrasyon tekniğinin, ARDS'deki etkinliğinin ispatlanabilmesi, bu alanda ileri
klinik çalışmaların yapılmasını gerektirmektedir.
3 - Respiratuar ve Hemodinamik Destek Tedavi
ARDS`de başlıca destek tedavi, yeterli gaz değişiminin
sağlanarak, dokuya gerekli O2 transportunun temin edilmesidir. Bilindiği gibi dokuya
sunulan oksijen (DO2), arteriyel oksijen kontenti (CaO2) ve kardiyak out-put (CO)
parametrelerine bağlıdır (DO2 = CO x CaO2).
ARDS`de, dokunun oksijen utilizasyonu, O2 transportuna
bağımlıdır. Dokuya O2 sunumunun 1000 ml / dk`nın üzerinde olması önerilmekte, bu
amaçla Hb düzeyinin normal sınırlar içerisinde tutulması ve inotropik destek
sağlanması gerekliliği savunulmaktadır. Hemodinamik stabilitenin temininde: hipoksik
pulmoner vazokonstriksiyonun, sağ ventrikül fonksiyonlarını bozmayacak ve aynı
zamanda pulmoner şantı artırmayacak ölçüde azaltılması, ARDS`de sirkülatuar
destek tedavisinin ana hatlarını oluşturur. Günümüzde, bu amaçla çeşitli
vazoaktif ilaçların kullanımı gündeme gelmiştir. Yoğun bakım altındaki hastada,
Nutrisyonel destek, enfeksiyon kontrolü, iyi hemşirelik bakımı ve erken mobilizasyon
destek tedavisinde yer alan diğer faktörlerdir.
Akut Respiratuar Yetersizlikte (ARDS) Respiratuar Destek
Tedavisi Endikasyonları
1- Solunum Mekaniği
- Solunum hızı > 35 solunum / dk
- VC < 15 ml / kg
- FEV1 < 10 ml / kg
- Enspirasyon kuvveti < 25 cm H2O
2 - Oksijenizasyon
- PaO2 < 70 torr (FiO2 %50-60 olmasına rağmen)
- A - a PO2 (torr) > 450 (% 100 O2 uygulanışından 10
dk sonra)
- pH = 7,25
3 - Ventilasyon
- PaCO2 > 55 torr
- VD / VT > 0.60
Değişik türlerdeki respiratuar yetersizliklerde,
ventilatuar desteğin ana amacı, akciğer fonksiyonlarını normale döndürerek yeterli
gaz değişiminin sağlanmasıdır. Bu da ancak;
- Alveoler ventilasyonun normale döndürülmesi,
- Pulmoner kan akımının sürdürülmesi,
- Ventilasyon-perfüzyon dağılımının akciğerin tüm
bölümlerinde düzeltilmesi
- Solunum işinin azaltılması,
- Sonuçta, ventilatuar desteğe başarı ile son
verilmesi ile gerçekleştirilebilir.
1920`de poliomyelit tedavisinde, Drinker`in ilk çelik
ciğer 'i (Iron Lung) kullanmasından günümüze kadar mekanik ventilasyon alanında
ilerleyen teknoloji ile bir çok yeni cihazlar ve ventilasyon modelleri
geliştirilmiştir.
Mekanik ventilasyon tekniklerini 2`ye ayırmak gerekir
- Konvansiyonel mekanik ventilasyon
- Non-konvansiyonel mekanik ventilasyon
Konvansiyonel Mekanik Ventilasyon iki grupta incelenir:
- Eski ventilasyon modları
- Yeni ventilasyon modları
Eski Ventilasyon Modları
Bu ventilasyon modları:
- IPPV - Intermitant Positive Pressure Ventilation
- AMV - Asiste Mandatory Ventilation
- SIMV - Syncronized Intermitant Mandatory Ventilation
- PEEP - Positive End Expiratory Pressure
- NEEP - Negative End Expiratory Pressure
- ZEEP - Zero End Expiratory Pressure
IPPV (Intermitant Positive Pressure Ventilation)
Bu asrın son 30 yılında ana solunum destek tedavisini
oluşturmuştur. Bu modda, hastaya belirlenen tidal volüm(VT) ve frekansta (f),
ventilasyon uygulanır. Dakika volümü sabittir ve ventilatör, solunum eforundan
bağımsızdır. Bu modelde, hastanın mevcut solunum eforuyla senkronizasyonun
olmayışı, solunum işini artırabilir. Hava yolu obstriksiyonu olan hastalarda, yeterli
ekspirasyon süresinin, VT ve peak enspiratuar akım ile ayarlanmadığı durumlarda, IPPV
modu, hiperinflasyona neden olabilir18. Bununla beraber, restriktif akciğer
hadiselerinde, belirli tidal volümlerde, kontrolsüz peak hava yolu basınçlarına (peak
Paw) erişilebilir. Bu dezavantajlarından dolayı IPPV ventilasyon modunun uygulama
endikasyonu; solunum kaslarının paralizisi, sedasyon, ilaç entoksikasyonları ve
önemli akciğer harabiyetinin olmadığı beyin lezyonlarında görülen, solunumsal
yetersizlikler olarak belirtilebilir.
AMV (Asiste Mandatory Ventilation)
AMV modu, belirlenen tidal volümün hastanın enspiryum
eforuyla tamamlanması ilkesine göre çalışır. Ayarlanan solunum hızı, hastada
enspiryum eforunun mevcut olmadığı intervallerde, ventilatör tarafından verilir. Bu
modda, her solunum, pozitif basınçlı solunumdur. Frekans, hasta tarafından tayin
edilir. Buna karşın hastanın solunum eforunun olmadığı durumlarda, kontrole
ventilasyon, ayarlanan frekansta dev reye girer. Burada ayarlanan, VT, f, trigger
sensitivitesi ve peak inspiratuar akımdır. AMV modu, bazı merkezlerce, mekanik
ventilasyonda başlangıç modu olarak kullanılır.
SIMV (Syncronized İntermitant Mandatory Ventilation)
Bu modda, spontan solunumu mevcut olan hastaya, belirli
tidal volümde ve ayarlanan belirli frekansta ventilasyon, yardımcı olarak uygulanır.
SIMV'nin, AMV'den farkı, AMV'de hastanın enspiryum eforunun kullanılmasıdır. Buna
karşın SIMV'de, hastanın mevcut solunumu korunarak, belirli aralıklarla ayarlanan,
düşük frekansta pozitif basınçlı ventilasyon uygulanır. SIMV, primer ventilatuar
destek amacıyla kullanıldığı gibi weaning sürecinde de uygulanabilir.
PEEP (Positive End Expiratory Pressure)
PEEP, ekspiryum sonunda, atmosferik basıncın üzerinde
basınç uygulaması olarak tanımlanır. Bu pozitif basıncın, kontrollü solunumda
uygulanmasında PEEP, spontan solunumda uygulanmasında ise CPAP (Continous Positive
Air-way Pressure) terminolojisi kullanılır. PEEP'in, primer yararlı etkisi, gaz
değişiminin ve böylece, oksijenasyonun düzelmesidir. Aynı zamanda, bu basıncın
uygulanması ile, belirli koşullarda, solunum işi de azalır. Oksijenasyon üzerindeki
bu pozitif etkisi; end-ekspiratuar akciğer volümünün, dolayısı ile fonksiyonel
rezidüel kapasitenin artışı, akciğerdeki sıvının, alveollerden perivasküler ve
interstisiel alana redistürbis- yonu ve ventilasyon-perfüzyon oranının düzeltilmesi
sonucunda gerçekleşir. PEEP uygulamasının negatif etkileri, kardiyak out-put'ta
düşüş, barotravma ve kafa içi basıncının artışı olarak özetlenebilir. Kardiyak
fonksiyonlar üzerine etkisini: 1) İntratorasik basıncın artışı, 2) Akciğer
distansiyonu belirler. Artan intratorasik basınç, venöz dönüşü azaltarak, kardiyak
out-put'un düşmesine neden olur. Akciğer distansiyonu ise, pulmoner vasküler
rezistansın artışına neden olur. Bu etki, sağ ventrikül yükünü (afterload)
artırarak, sağ ventrikül end-diastolik volümün yükselmesine neden olur.
Yeni Ventilasyon Modları
IRV (Inverse Ratio Ventilation: Ters Orantılı
Ventilasyon)
IRV, inspirasyon / ekspirasyon oranının 1/1'den büyük
olduğu, kontrole pozitif basınçlı ventilasyon modudur30. Burada "duty
cycle", yani inspiryum süresi/total solunum süresi (Ti/Ttot )0.5'in üzerindedir.
Bu modelin uygulanması ile, inspiryum süresinin progressif olarak uzayacağı
düşünülebilir. Dolayısı ile kollabe olan alveoller açılacak ve ventilasyon
düzelecektir. Kısalan ekspiryum ise, intrensek PEEP'in artışına neden olarak,
alveollerin yeniden kollabe olmasını önler, böylece, alveollerde stabilizasyonu
sağlar. IRV uygulamasında, peak hava yolu basıncı, CPPV'ye oranla daha düşüktür.
Buna karşı, ortalama hava yolu basıncı ise, kaçınılmaz olarak daha yüksek
düzeylere çıkar. Mean hava yolu basıncındaki artış ve fonksiyonel rezidüel
kapasitenin artışı, oksijenasyonun düzelmesine neden olur. Pratikte IRV,
basınç-kontrollü, giderek yavaşlayan enspiryum akım hızıyla uygulanır. Bu
kullanım, kollabe olan alveollerin açılması için, uygun peak hava yolu basıncının
(kritik alveoler basınç) kontrolü avantajına sahiptir. IRV, non-fizyolojik bir
siklustur. Bu nedenle uygulama esnasında, yeterli bir sedasyon ve kas gevşemesinin
sağlanması gereklidir.
APRV (Airway Pressure Release Ventilation)
APRV ilk defa, Downs ve Stock tarafından tarif
edilmiştir. Bu modelde, hastaya verilen kontinu pozitif hava yolu basıncı, ekspiryum
sırasında APRV valvinin açılmasıyla, belirli bir basınca düşer ve ekspiryum
tamamlanır, valvin tekrar kapanması ile de inspiryum başlar. İntermitant havayolu
basıncının azalması, gazın pozitif olarak akciğerlerden çıkmasına ve böylece CO2
eliminasyonuna neden olur. Bu solunum modunda ayarlanan parametreler: - CPAP (düzeyi), -
Havayolu kaçağının valv sistemi ile frekansı - Valv'den gaz kaçağı süresidir.
Valvden gaz kaçağının süresi, 1.5 sn'den azdır. APRV modunda, klinik tecrübe çok
sınırlıdır ve bu mod için spesifik endikasyonlar henüz belirgin değildir. APRV'nin,
oksijenizasyondan çok, alveoler ventilasyonu düzelttiği gösterilmiştir. Bu nedenle,
alveoler hipoventilasyonun mevcut olduğu, hava yolu obstriksiyonlarında kullanımı
uygundur.
PSV (Pressure Support Ventilation -Basınç Destekli
Ventilasyon-)
Hastanın, belirli bir enspiryum eforuyla, harekete
geçerek daha önceden ayarlanan hava yolu basıncına erişene kadar, pozitif basınçlı
ventilasyon uygulanması tekniğidir. İnspiryum akım hızı, inspiryum zamanı ve
frekans, hasta tarafından belirlenir. PSV'de, hastanın enspiryum eforu, ayarlanan
negatif tetik (triger) basıncının altına indiği anda, basınç sınırlı solunum
başlar. Her solunum siklusu, ventilatörce bu şekilde asiste edilir. Bu mod, genellikle
uzun süreli mekanik ventilasyon uygulanan hastalara tatbik edilir. PSV modeli, spontan
solunumu mevcut olan hastaların, ventilatörden ayrılma döneminde uygulanır.
Non-Konvansiyonel Mekanik Ventilasyon
- Yüksek Frekanslı Ventilasyon-HFV- (High Frequency
Ventilation)
- Yüksek Frekanslı Osilasyon -HFO- (High Frequency
Oscillation)
- Yüksek Frekanslı Pozitif Basınçlı Ventilasyon
-HFPPV- (High Frequency Positive Pressure Ventilation)
- Yüksek Frekanslı Jet Ventilasyon -HFJV- (High
Frequency Jet Ventilation)
- Ekstra-korporal Membran Oksijenasyon -ECMO-
(Extracorporeal Membrane oxygenation)
- Düşük Frekanslı Pozitif Basınçlı Ventilasyon
-LFPPV-ECCO2R (Extracorporeal CO2 eliminasyonlu ventilasyon )
Yüksek Frekanslı Ventilasyon -HFV- (High Frequency
Ventilation-)
Konvansiyonel düşünceye göre, akciğerlerde gaz
değişiminde prensip olarak 2 ana fizyolojik bölüm mevcuttur: a) Alveoler alan b) Ölü
boşluk Yine bu düşünceyle; yeterli gaz değişiminin sağlanabilmesi için, tidal
volümün ölü boşluktan daha yüksek volümde olması gerekir. Bazı çalışmalar,
konvansiyonel düşüncenin aksine durumlarda da, gaz değişiminin
gerçekleşebileceğini göstermiştir. Bu amaçla son yıllarda, yüksek frekanslı
(60-2000/dk) ve düşük tidal volümlü (1-5 ml/kg) mekanik ventilasyon uygulamaları
getirilmiştir. Tüm bu teknikler "High Frequency Ventilation" adı altında
incelenir ve 2 ana temel kategoride fonksiyon gösterir. 1- Basınç değişikliklerinin
göğüs duvarında veya plevra yüzeyinde uygulanması 2- Basınç değişikliklerinin
hava yolunda uygulanması
Yüksek Frekanslı Osilasyon -HFO- (High Frequency
Oscillation)
Basınç değişikliklerinin vücut yüzeyinde veya
plevrada uygulandığı bir sistemdir. Bu modelde hastanın entübe edilmesine ihtiyaç
yoktur.
Yüksek Frekanslı Pozitif Basınçlı Ventilasyon
-HFPPV- (High Frequency Positive Pressure Ventilation)
1969 yılında uygulanmıştır. HFPPV`de enspiryum
sırasında, komprese gaz akımını sağlayan pnömotik bir valv sistemi mevcuttur. Bu
şekilde enspiryum komprese bir basınç sistemiyle temin edilirken, ekspiryum pasif
olarak gerçekleşir. Kompresör gazın oksijen miktarı, FiO2`yi belirler. Uygulamada,
frekans 60-120/dk, tidal volüm 3-5 ml/kg`dır. İ/E oranı, 0.3`den düşüktür.
Yüksek Frekanslı Jet Ventilasyon -HFJV- (High
Frequency Jet Ventilation)
1967 yılında, bronkoskopi girişimi sırasında
uygulanmıştır. Ventilatör, "Fluidic" ve "Solenoid" tipte 2 valv ve
ayrıca intermitant olarak kesilen akım kaynağına sahiptir. Gaz, yüksek basınçla
(15-50 psi), küçük çaplı bir kanül aracılığı ile (14-28 no) hastaya verilir. 2-5
ml/kg tidal volüm, 100-600/dk frekansta uygulanır. I/E ; 1/2`den 1/8`e kadar değişir.
HFJV`da, ekspiryum pasiftir. Alveoler ventilasyonu, akım basıncı, frekans ve I/E oranı
belirler. HFJV; trakeal ve laringeal cerrahide, bronkoskopide, pnömektomi ve
bronko-plevral fistüllerde kullanılabilir. Klinik çalışmalar, HFJV`nun, ARDS`li
hastalarda, kullanım avantajının olmadığını ortaya koymuştur.
Ekstrakorporal Membran Oksijenasyonu -ECMO-
(Extracorporeal Membrane oxygenation)
Akut respiratuar yetersizlikte, yapay membran akciğerler
ile vücut dışından (Extracorporeal) solunum desteği ilk defa Hill tarafından 1972
yılında uygulanmıştır. Yöntem, akut respiratuar yetersizlikte, pulmoner lezyonun
iyileşmesi sırasında, solunum fonksiyonunun yapay olarak idamesi amacını taşır.
Burada yapay akciğer; kanı, gaz fazından ayıran, ince membranlardır. Bu nedenle
terminoloji, "membran oksijenasyonu" olarak kabul edilmiştir. ECMO`da gaz
değişiminde iki ana fonksiyon mevcuttur; vücut dışına alınan kan dolaşımına O2
transferi ve CO2`in eliminasyonu.
ECMO`da ana amaç hızlı bir şekilde oksijenasyonu
temindir. Bu modelde yeterli bir doku oksijenasyonu, ancak kardiyak out-put düzeyinde
ektrakorporal kan akımıyla elde edilebilir. Oksijenasyon, ancak CO miktarı kadar kan
akımının, ekstrakorporal devreden geçmesiyle gerçekleşir. İlk uzun süreli ECMO,
veno-arteryel olarak "roller" pompa aracılığı ile tatbik edilmiştir. Buna
karşın daha uzun süreli uygulama, Gattioni tarafından, venö-venöz by-pass`la 9 m2
yüzey alanlı, silikon spiral donanımlı membranlarla, erişkinlerde kullanılmıştır.
Venö-venöz by-passta, kanülasyon, femoral, juguler veya safen vene, perkutan girişimle
gerçekleştirilmiştir. Kullanılan kanüllerin iç çapı 6-11 mm`dir. Alıcı kanülden
çekilen kan, pompa vasıtası ile membran oksijenatörden geçer. "Roller"
pompa veya santrifüj pompa sayesinde elde edilen kan akımı, pompa ile membranlar
arasına yerleştirilen bir akım probu ile (f/dk cinsinden) devamlı olarak izlenir.
Membranlardan geçen kan giriş kanülünden tekrar hastaya verilir. ECMO`da yeterli
oksijenizasyon ve CO2`in eliminasyonu yanında, tedavi kontinü pozitif basınçlı
ventilasyon ile desteklenir. Son yapılan çalışmalar, akut solunum yetersizliğinde,
ECMO kullanımının yeri olmadığını kanıtlamıştır.
6- Düşük Frekanslı Pozitif Basınçlı Ventilasyon
-LFPPV-ECCO2R- (Ekstrakorporeal CO2 Eliminasyonu -Low Frequency Positive Pressure
Ventilation- Extracorporeal CO2 Removal)
Bu yöntem 1979 yılında ortaya atılmıştır. Yöntemin
amacı, akciğerlerin hareketlerini azaltarak, hasta akciğerde daha ileri iatrojenik
hasarın önlenmesidir. LFPPV-ECCO2R yönteminde membran oksijenatör yardımı ile CO2`in
ekstrakorporal dolaşımla eliminasyonu sağlanırken trakeaya yerleştirilen bir kanül
aracılığıyla % 100 O2 insuflasyonu sağlanarak "apneik oksijenasyon" temin
edilir43. Bu şekilde CO2`in eliminasyonu için, ekstrakorporal kan akımının, CO`un %
20 ile % 30 arasında olması yeterlidir. LFPPV-ECCO2R yöntemi, sadece venö-venöz
by-pass aracılığı ile gerçekleştirilir.
Kontraendikasyon kriterleri : ECMO`da olduğu gibi burada
da : 1 - PCWP 25 mmHg`nın üzerinde olanlar 2 - Kronik sistemik hastalıklar 3 -
İrreversibl santral sinir sistemi hastalıkları 4 - Ağır kronik akciğer
hastalıkları 5 - Terminal kanser 6 - Geniş yanıklar, girişte kontraendikasyon teşkil
eder.
|