- Prof. Dr. Bora AYKAÇ
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anesteziyoloji AD.
YÜKSEK FREKANSLI VENTİLASYON : GEÇMİŞ, BUGÜN VE GELECEK
HFV gelişiminde dünden bugüne kilometre taşları
1543 Vaselius Bir köpeği, körük ve kamış yardımı ile
intra trakeal olarak ventile etti.
1896 Tuffier ve Hallion Entübe bir hastaya parsiyel akciğer rezeksiyonu
sırasında insuflasyon ile yapay insuflasyon uygulandı.
1904 Sauerbruch Differantial-Pressure metodu Avrupalılar tarafından
uygulandı.
1915 Meltzer ve Auer Apneik Diffüzyon Oksijenasyon ADO: bir kateter ile
devamlı akım tarzında oksijenin trakeaya akıtılması sırasında hiç
solunum hareketleri olmadan oksijenasyonun sağlanabileceğini gösterdi.
Karbondioksit atılımı sağlanamaz.
1915 Henderson Amatomik ölü mesafeden daha küçük tidal
volümler ile gaz değişiminin sağlanabileceğini gösterdi.
1916 Giertz 8-16 bb.p.m. de ritmik insuflasyon ile ventilasyon daha
iyi olabileceğini gösterdi.
1951 Engström ısveç'te ventilatörü sergiliyor. Kopenhag
poliomyelit epidemisi.
1954 Brisco ve Arkadaşları Çok düşük tidal volüm ile alveolar
ventilasyonun yeterli olabileceğini gösterdi.
1955 Böjörk ısveç'te kardiyo-torasik cerrahide ve yoğun bakımda
Engström kullanımını rutine koyuyor.
1959 Emerson Standart ventilatör sisteminde bir elektromekanik
vibratör ilave ederek gazların vibrasyonu ile diffüzyonun arttırılarak
solunuma yardımcı olunabileceğini gösterdi.
1967 Öberg ve Sjöstrand Karotis sinüs üzerine yaptıkları bir
çalışmada arter trasesi üzerindeki solum işe eş zamanlı oynamalarından
kurtulmak için yaptıkları çalışmalar ile HFV kavramı ortaya çıktı ve
gelişti. HFPPV ile bağladı.
1972 Heijman ve Jonson HFPPV'u ilk defa insanlarda anestezi uygulayarak
klinik çalışmaları bağlattılar.
1972 Lunkenhimer ve Arkadaşları Köpeklerde elektro-mekanik vibratörle
1380-2400 b.p.m frekansla HFO bağlattı.
1977 Klain ve Smith Percutan-Trans-Trakeal katater ile HFJV Bağlattı.
1979 Butter ve Arkadaşları Sinüzoidal piston hareketleri ile 15 Hz
frekanslarda HFO uyguladılar.
Akciğerlerin yüksek frekanslı ventilasyonu anestezi literatüründe en popüler
araştırma konularından biri haline gelmiştir. Şimdiye kadar 1000'in üstünde
yazı yayınlanmıştır. Bunun neden böyle olduğu sorusunun cevapları çok
çeşitlidir. Klinisyen için yüksek frekanslı ventilasyon daha iyi bir hasta
bakımı ve ameliyathane ve yoğun bakımda azalmış mortalite ve morbidite
anlamına gelir. Solunum fizyolojisi açısından ölü mesafe hacminden daha düşük
tidal volümler ile bile yeterli gaz değişiminin sağlanabildiği solunum
mekanişinin yaygın kurallarına karşı çıkan yepyeni bir olaydır. Fizikçi
için ise termodinamik, akustik, ve sıvı akışkanlığı kuralları çerçevesinde
incelenmesi ve açıklanması gereken tam bir fenomendir. Araştırmacı
biologlar bile daha alçak canlılar ve ku?larda akciğerdeki gaz değişimini
anlamayı sağlayacak bir anahtar olarak görmektedir.
HFV ve IPPV arasındaki en temel fark HFV'de gereken 1-3 ml/kg tidal volum karşın
IPPV'de 6-10 ml/kg dır. HFV de yeterli dakika solunumunu sağlamak için
solunum frekansını 60/dk'nın üstüne çıkartmak gereklidir. Teorik olarak
fizyolojik ölü mesafe volümüne yakın tidal volümlerde frekans sonsuza
kadar arttırılsa bile yeterli alveolar ventilasyon sağlanamaz. Bu paradoksun
çözümü en azından bazı durumlarda fizyolojik ölü mesafe hacminin 2 ml/kg
dan daha küçük olduğunu kabul etmektir.
Pulmoner gaz değişiminin küçük hacimlerle sağlanabileceği görüşü yeni
değildir. 1915'te Henderson, Chillingworth ve Whitney "tidal volüm ölü
mesafeden daha düşük bile olsa yaşamı sürdürmeye yetecek gaz değişimini
sağlayabilir" diye yazmışlardır. Bu olay bir seri basit deneyle de
saptanmıştır. Bir tüpe üflenen sigara dumanının uzun ve ince bir santral
sütun oluşturduğunu ve ne kadar hızlı üflenirse o kadar ince ve keskin bir
duman spike'ı oluştuğunu göstermişlerdir. Eğer duman üflenmesi kesilirse
tüpün boylu boyunca hava ve duman karşıımı ile dolu olduğu görülür.
HFJV yüksek frekansla küçük tidal volüm ile çalışan Sander enjektörüne
benzer. Klinik uygulamadaki önemli değişkenler itici basınç, frekans ve
inspirasyon ekspirasyon oranını (I:E) belirleyen inspirasyon zamandır. Dakika
ventilasyon yalnızca itici basınç ve IE oranına bağlıdır, böylece
vantilatör frekans arttıkça tidam volümün küçüldüğü bir dakika volüm
bölüçüsü gibi davranır. Bu noktanın anlaşılması HFJV'nin klinik kullanımı
için çok önemlidir; şöyle ki frekans arttıkça alveolar dakika
ventilasyonu düyer ve hiperkapniye yol açar.
Jet enjektörünün hava yolları içindeki konumu bir merkezden diğerine değişmektedir.
En yaygın uygulama enjektörün tüpün proksimal ucunda yerleştirilmesidir,
distal taraf çok kullanılmaz. Bazı araştırmacılar tüpün aşağı kısımlarına
enjektörün yerleştirilmesiyle sistem ölü mesafesinin azaltılacağını böylece
daha düşük tidal volümlerin yeterli olaca?ını düğünmüşlerdir. Ancak
bir jet enjektörünün etkinliği, itici gaz basıncına, jet kanülü çapının
trakeal tüp çapına oranına ve enjektörün geometrisine bağlıdır. Tüpün
distal bölümüne enjektör konulması ile elde edilen tüm avantajlar etkinliğinin
azalmasına yol açar, çünkü trakeal tüp içindeki gaz akımlarına jet
kontrol eder. Dahası distal pozisyonda tüpün küçük bir hareketi bile tek
taraflı akciğer ventilasyonuna neden olabilir. Feras yüksek hızlı jetin
karina bölgesine çarpması ile direk mukoza hasarı ve Joule-Kelvin etkisi ile
gaz soşuması nedeniyle termal hasar olabileceğini bildirmiştir.
Klinik olarak HFJV yetişkin yoğun bakım ünitelerinde ve endoskopi,
otorinolaringoloji, toraks, karın ve beyin cerrahisi ameliyatlarında, çeşitli
hastalarda kullanılmaktadır. HFJE'nin en büyük özelliği hem acil hem de
elektif ventilasyon için trakeal veya transtrakeal yolla krikotiroid membranda
dahil yerleştirilen çok ince bir kanül ile yeterli ventilasyonun sağlanabilmesidir.
YÜKSEK FREKANSLI OSİLASYON (HFO)
HFO ventilatör değişik pistonların karşılıklı pompa hareketidir, bazıları
ise bir elektronik osilatör ile çalıştırılan hoparlör sistemlerine dayanır.
Her iki sistemde sinüzoidal solunum akım şekil yaratırlar. Buradan, her ne
kadar değişken oranlı pompalar yapılmışsa da genellikle I:E oranının 1:1
de sabit olduğu çıkar. Pompa, bias akımı adı verilen ve karbondioksitin atılımını
ve sisteme taze gaz sağlayan yan bir gaz akımına karşı gelen bir akım
yaratır. Böyle sistemler T parçası gibi davranır ve karbondioksit atılımının
etkinliği bir ölçüde bias akımının büyüklüğüne bağlıdır. Sinüzoidal
akım şekilnin matematiksel analizi nispeten kolaydır ve HFO'nun hayvan
deneyleri ve diğer testlerde yaygın olarak kullanılması olası değildir.
İlk bakışta bu oldukça anlamlı gelebilirse de aslında gelişmiş araştırmalarda
sinüs dalgalarının kullanılması uygun değildir. Rejistif kapasitatif ve
inert elementleri içeren doğrusal bir sistemin incelenmesinde sinuzal dalga in
putunun kullanılması, bu elemanların hareket tarzı ve elemanlar arasındaki
ilişkinin izlenmesi açısından yetersiz bilgiler verir. Eğer in put bir
sinuz dalgası ise sistemin herhangi bir yerindeki aut put da bir sinüs dalgası
olacaktır. Ancak sistemin değişik noktalarında genlik ve faz kayması değişimleri
olabilir, bu da olabilecek tek sinyal modifikasyonudur. Daha fazla bilgi edinmek
için network'ün (ör: solunum sistemi} diğer dalga şekilleri üzerine
etkisinin incelenmesi gerekir. Bu açıdan kare veya üçgen solunumsal dalga şekillerinin
davranı?ının incelenmesi daha uygun olabilir.
HFO'nun klinik dışında yaygın olarak kullanılmasına karşın, klinikte çok
fazla kullanılmamıştır, bunun yanında HFO'nun diğer ventilasyon şekillerinden
daha üstün olduğunu gösteren bir bilgi de yoktur.
FONKSİYONEL SINIFLAMA
HFV donanımında standardizasyon çok az olduğu için çalışmalarda
nomenklatür üstünde çok az anlaıma vardır. Frolse ve Bryan "yüksek
frekanslı ventilasyon-aktif HFV-A"ve "yüksek frekanslı
ventilasyon-pasif HUF-P" olarak adlandırdıkları iki geniş fonksiyonel sınıf
tanımlamışlardır.
HFV-A ekspirasyonun aktif olarak asiste edildiği, HFV-P ise ekspirasyonun
tamamen pasif olduğu sistemleri kapsar. Bundan sonra HFV şekilleri her
ventilatörün davranı?ına göre ayrı ayrı sınıflandırılabilir. şöyle
ki; klasik HFJV sistemleri HFJV-P ve ekspirasyona yardım için ikinci bir jetin
aktive olduğu sistemler HFJV-A olarak ayrılabilir. -A ve -P eklerinin diğer
sistemlere bağlanmasıda aynı kurallara uyar. İlk bakışta bu durumu daha da
akıl karşıtırır gibi görünürse de aslında değişik çalışmacıların
vantilatör modellerinden elde ettikleri verilerin yorumlamak ve incelemek için
gerçekten yararlı bir ayrımdır. HFV'nin biçimleri çok değişiktir ve tam
bir sınıflandırma elde edebilmek için uzun zaman geçecektir.
YÜKSEK FREKANSLI VENTİLASYONUN MEKANİZMALARI
Geçmiş 5-6 yıliçinde HVF sırasında gaz değişimi mekanizmaları ile
ilgili yayınlanmış olan bir çok yazı duruma açıklık getirmekten çok
daha da karşımasına neden olmuştur. Bu durumda pek çok araştırmacının
da HFV konusunda kafaları karşımıştır. Tabii ki bunun bazı istisnaları,
önerilecek mükemmel yayınlar da vardır.
HFV de gaz değişimi paradokssunu açıklayan pek çok mekanizma vardır.
DİREKT ALVEOLAR VENTİLASYON : Yakın Alveoller de 2 ml/ug
dan daha düşük tidal volümlerle bile alveolar ventilasyon sağlanabileceğine
şüphe yoktur, burada yakın alveoller daha merkezi yerleşim gösterenlerdir.
Normal spontan solunumda bile 1 ml/kg'lı tidal volümlerle bile bu etki görülebilir.
HFPPV ve HFJV'da bu mekanizma gaz değişiminin %50-75'ini sağlar.
ASİMETRİK HIZ PROFİLLERİ : İletici hava yollarında akı?kan
dinamikleri karmaşıktır ve inspirasyon ve ekspirasyonda belirgin olarak farklıdır.
Bu etkiler bronş bifurkasyonları hizasında özellikle belirgindir. Bu
etkilerin sonucu olarak solunum gazların taşınması artar: Bu da
karbondioksit eliminasyonundan çok oksijen taşımasında yararlıdır.
TAYLOR DAĞILIMI : Bu etki daha önce Harderson, Chillingworth
ve Whitney tarafından yapılan gözlemlerin bir yorumudur. Hava yollarında
konveksiyon ile taşınma ve majör bronşlarda kolaylıkla oluşan difüzyonun
bir karşıımıdır. Bu etkinin tüm gaz transportuna etkisini saptamak zordur
ancak, HFJV ve HFO da çok küçük bir rolü ve HFPPV'da önemsiz bir yeri olduğu
söylenebilir.
PENDELUFT : Ventilasyon frekansı arttıkça tidal volümün dağılımı
daha çok segmental zaman sabitlerine bağımlı olur. Bu hızlı bölümlerden
dolan yavaş bölümler halinde komıu akciğer üniteleri arasında asenkron
dolum ve boşalım sağlar. Bu olay intrapulmoner şantlara veya pendelful'a
sebep olur ve böylece daha tekdüze bir gaz karşıımı oluşur. Akciğere bu
asenkrone hareketleri nedeniyle "disko akciğeri"de denmiştir.
KARDİYOJENİK KARIŞMA : Kalbin hareketi ile oluşan impulslar
akciğer içinde küçük basınç dalgaları yaratarak bir ölçüde gaz
hareketi ve karışımı sağlayabilir. Bunun tüm solunumsal gaz değişimine
katkısı minimaldir.
HIZLANMIŞ DİFFÜZYON : Bütün ventilasyon şekillerinde difüzyon
iletici havayolları ile alveolar üniteler arasında gaz taşınmasından önemli
ölçüde sorumludur. HFV'da bunun bir şekilde hızlandığı görüşü pek
destek bulamamıştır. Çünkü belli bir dansite de gazın moleküller difüzyonun
hızını ilk olarak belirleyen ısıdır. Isı yükselmediği sürece difüzyon
hızlanamaz.
AKUSTİK REZONANS : Lin ve Smith HFV'nin anlaşılmasında
yepyeni bir yaklaşım getirmişlerdir. Araştırmalarında vantilatör akustik
kaynak olarak hazırlanmıştır. Burada basınç dalgaları akustik ve
termodinamik kurallarına uygun hareket ederler. Bu basınç değişiklikleri
hastaya taşınarak akustik olarak yüklenmesine neden olur. Bu analiz düşük
frekans (0-50 Hz) ve yüksek frekans (50-20.000 Hz) olarak ikiyi ayrılır.
DÜŞÜK FREKANSLI AKUSTİK MODEL
Klasik akciğer modelinde gaz akımının iki temel belirleyicisi vardır,
bunlar rezistans ve komplians (kapasitans) dır. Genellikle ihmal edilen üçüncü
bir özellik de vardır ki bu inertliktir. Bu, 30-40 bpm lik frekanslarda
anlamlıdır, ancak frekans arttıkça inertliğin tüm pulmoner mekanik üzerindeki
etkisi artar. Giderek tidal volüm dağılımının esas belirleyicisi inertlik
olur. Böylece hava yolu rezistansı ve segmental kompliasın gaz dağılımındaki
önemi azalır. Bu bulgu pek çok araştırmacıların laboratuar ve klinik
deneylerinde de desteklenmiştir.
ınertliğin bu modele katılmasının bağka bir önemli yönü daha vardır.
Şimdi solunum sistemi üç komponentli (reziztans, kapasitans, inertlik) bir
model olduğundan uygun bir frekans ile çalışan basit bir mekanik osilatör
olarak davranır. Standart formüller ve çalışmalardan çıkartılan değerler
kullanılanak bu frekans yetişkin insan için 4-7 Hz, domuzlar için 3-10Hz ve
köpekler için 4-8 Hz olark hesaplanmıştır. Yazar ve diğer çalışmacılar
bu görüşleri destekleyen delilleri toplamışlardır. Köpeklerde termal
stres ile karşılaştıklarında solunum frekansının rezonant hızlara ulaştığını
belirtmek ilginçtir.
Rezonansın etkileri çok büyüktür. Rezonant sistemlerde kinetik ve
potansiyel enerji arasında bir değişik vardır. Solunum sisteminde potansiyel
enerji solunan gaz basıncı, kinetik enerji ise solunum sisteminin tümü ve
gazın hareketidir. Eğer akciğer kendi rezonant frekansında ventile edilecek
olursa minimum havayolu basıncı değişiklikleriyle büyük gaz hareketleri
oluşur. Hızla soluyan köpek modelinde rezonans maksimal gaz hareketi için
minimum enerji sarfı anlamına gelir. Gaz dinamiğinin böyle optimale
getirilmesi klinik açısından çok çekicidir, ancak burada bir sakınca da
vardır. Eğer solunum hızı rezonant frekansa ulağırsa normal büyüklükte
bir havayolu basınç değişimi akciğer içi basınçların tehlikeli biçimde
yükselmesine neden olur. Bu etki deney hayvanlarında gösterilmiş ve fatal
sonuçlar vermiştir. En iyisi bir hastanın kendi rezonant frekansı bilinmediği
sürece ventilasyon frekansını en fazla 3Hz (180 opm) ile sınırlamaktır.
Rezonansın diğer organlar üzerindeki etkileri kesin değildir, ancak herhalde
özellikle büyük amplitüdlü hareketlerde zararlı olmasa bile rahatsız
edicidir. Bu düşük frekanslı model klasik ventilasyon modelinin yanlış
olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde Newton mekanişi düşük hızlardaki
nesnelere iyi uygulanabilir, klasik pulmoner mekanikte düşük frekanslı
ventilasyona uygulanabilir.
YÜKSEK FREKANSLI AKUSTİK MODEL
HFJV'da bir kanül yoluyla enjekte edilen gaz pulsu belirgin bir akustik
output üretir, bunun frekansı 20 Hz-20 kHz arasındadır (yani ses çıkartır).
Oluşan frekans spektrumu kanülün çapı ve itici basınca dayanır. Rezonant
frekansların dağılımı trakeada 500 Hz den küçük bronşlarda 20kHz'e
kadar uzanır. Lin ve Smith kanülün audio frekanslı outputu tüm bronşlarda
rezonansa sebep olabilir sonucuna varmışlardır. Tüp içindeki rezonansın içerdiği
gazda belirgin bir turbulans karbondioksit ve havanın karşıım hızını artırabilir.
Eğer bu havayollarında oluğuyorsa karbondioksit atılımı ve oksijen taşınması
hızı belirgin olarak artacaktır. Bir çalışma görüşü desteklemiştir ve
belki de "hızlanmış difüzyonun" ilk kabul edilebilir açıklaması
haline gelmiştir. Ancak şu da bilinmelidir ki bu bir difüzyon etkisi değil,
taşıyıcı mekanizmadır.
YÜKSEK FREKANSLI VENTİLASYON: KLİNİK GÖRÜŞLER
SOLUNUM KONTROLÜ
Yazında HFV'nin spontan solunumun inhibisyonuna neden olup olmadığı
konusunda büyük bir karmaşa vardır. Böyle bir etki deney hayvanları ve çocuklarda
görülmüştür ama yetişkinlerde, özellikle HFJV'DE görülmemiştir. Bir çalışmada
arteriel karbondioksit basıncın deprese olmaması ile HFJV sırasında spontan
solunumun devam ettişi gösterilmiştir. Bu HFJV'nin vantilatörden ayrılacak
hastalarda zorunlu dakika ventilasyonu sağlamak için kullanılmasını sağlar.
Bunun diğer HFV şekilleri için de geçerli olup olmadığı henüz
belirsizdir.
GAZ SIKIŞMASI
Bu problem bütün ventilasyon tiplerinde vardır, ama solunum frekansı
arttıkça daha fazla önem kazanır. Bu etki özellikle ekspirasyon zamanı 250
ms'nin altına düştüğünde belirgin olur. Ekspirasyon süresi kısaldıkça
respiratuar zaman sabitleri artar ve gaz sıkııması bir problem haline gelir.
Orta derecede bir gaz sıkııması her zaman problem olmaz ve
"oto-PEEP" deyimi bu etkiye daha iyi bir isim olur. Proksimal havayolu
basıncı her zaman gerçek toraks içi basıncı yansıtmaz. HFV sırasında özofagial
basınç klinik uygulamada daha iyi bir gösterge olabilir.
Ekspirasyonun asiste edildiği HFO sistemlerinde gaz sıkııması daha az görülür.
Eğer ta??yıcı hava yolları sert yapılar olsaydı bu doğru olabilirdi,
ancak gerçekte hava yolları negatif basınç fazında kapanma eşilimindedir
ve gaz sıkııması artarak solunum etkinliğini azaltır.
HFV SIRASINDA NEMLENDİRME
HFPPV ve HFO için taze gaz akımının nemlendirilmesi bir problem değildir.
Ancak klinikte en çok kullanılan HFV şekil olan HFJV de nemlendirme çok
zordur. HFJV klinikte kullanıldığında taze gaz akımı 30 lt/dak üstüne çıkar.
%75 nemlendirme bile solunum sisteminde, dakikada 7,5 litre kuru gazın yaptığı
kurutma etkisini yapar. Bu problemi çözmek için ilk çabalar jet enjektörünü
klasik olarak nemlendirmiş düşük basınçla bir gaz akımından geçirmek
olmuştur. Sonuçta gaz karşıımı en fazla %75 sature hale gelebilmiştir ve
pulmoner kompliansı düşük hastalarda bu %10'a kadar düımüştür. Açıkça
bu yöntem HFV'nin kısa bir döneminde kullanılabilir.
HFV'nin SOĞUTUCU ETKİLERI
Hastanın aşırı soşuması HFV'nin problemlerinden biri olmuştur.
Yeterli bir nemlendirmenin sağlandığına dair bir kanıt yoktur. HFV da
kullanılan gaz akımları yüksek olabilir ama termal kapasiteleri çok düşüktür.
Tersine suyun buharlaıması için latent ısı düşüktür. Bazı küçük
hesaplar nemlendirmenin, soşumadan korunma açısından önemini gösterebilir.
Örneğin; klinikte kullanılan dakika volümleri ile HFJV'DE yalnızca gazın
soşutma etkisi 250 kcal, yani günlük enerji gereksiniminin %7-10'nuna eşittir.
Kuru gazın kullanılması ile oluşan soşutma etkisi evaporasyon sonucu yaklaşık
3000-3500 kcal/gün olur. Görülüyor ki solunan gazın basitçe ısıtılması
çok küçük bir yarar sağlar.
ASPİRASYONDAN KORUNMA
Yüksek frekanslı ventilasyonun oto-PEEP etkisi ile faringeal içerişin
aspirasyonundan koruduğu düğünülmektedir. Bu paralize anestetize hastalar için
doğru olsa bile inspirasyon yapabilen ve öksürebilen hastalar negatif trakeal
basınç yaratarak aspirasyona neden olabilirler. Hava yollarının korunmasında
HFV'na tek başına güvenilmemelidir.
VENTİLATÖR-HASTA İLİŞKİSİ
HFV hastaya dört şekilde uygulanabilir: (1) Klasik trakeal tüpler
yolu ile; (2) ınce insuflasyon tüpleri ile; (3) Minitrakeostemi sistemi ile
veya (4) ınce bir kanülle direkt trakeal ponksion (HFJV) ile.
Vantilatör-hasta ilişkisinin özellikle HFJV da gaz değişiminin etkinliği açısından
çok önemli olduğuna kuşku yoktur. Her ilişki gaz jetinin davranı?larını
az çok etkileyen kendi fiziksel özellikleri ile belirlenir. Bu olay deşiik çalışmacıların
sonuçlarını incelerken veya hayvan çalışmalarını klinişe uyarlarken akılda
bulundurulmalıdır.
HFV İçin BIR GELECEK VAR MI?
HFPPV: şüphesiz HFPPV pek çok klinik durumda yeterli solunumsal değişim
sağlar ama düşük frekanslı tekniklerden daha üstün olduğunu gösteren
bir delil bulunamamıştır. Bu ventilasyon şekil için en büyük klinik merak
endoskopi için çok sık kullanıldığı ıskandinavya'dan gelmiştir. Bu
durumda HFPPV'nun daha iyi operasyon koşulları sağladığı doğrudur ama gaz
taşınması için ince kateterlerin kullanıldığı düşük frekanslı jet
ventilasyon tekniklerinden daha iyi olduğunu gösteren bir delil de yoktur.
HFJV : Yüksek frekanslı jet ventilasyon bazı durumlarda klinik yararlar sağlar.
Toraks ve laringo-trakeal cerrahideki yeri sağlamlaımıştır. Batın
ameliyatlarındaki yeri tam olarak belirmemiş olmakla beraber iç organların
vantilatöre bağla hareketlerinin azalması nedeniyle üst karın ameliyatları
ve ekstrakorporal şok ile litotripsi de yararlıdır. ıntrakranyal cerrahide
vantilatöre bağla beyin hareketlerinin azalması nedeniyle popüler hale
gelmektedir. Tüm olarak HFJV büyük bir olasılıkla ameliyathanelerde yaygınlağacaktır,
bir yazıda HFJV'nin her ameliyathanenin donanımına katılmalıdır denmiştir.
YOĞUN BAKIMDA HFJV : HFJV'nin klasik ventilasyon yetersiz kaldığında yararlı
olduğunu bildiren bazı yayınlar vardır. Büyük havayolu hasarlarında,
travma veya barotravma sonucu oluşan büyük hava kaçaklarında HFJV'nin
solunumsal değişimi sağlayabileceğine şüphe yoktur. Bazı yazarlar kaçağın
HFJV ile azalabileceğini ve havanın rezorbe olabileceğini bildirmişlerdir.
Bu her ne kadar mantıklı görünse de bunu destekleyen bir delil yoktur.
Değişik patolojilerde 63 hasta HFJV ile ventile edilmiş ve teorik olarak bu
teknişin sahip olduğu düğünülen bazı avantajlar klinikle doğrulanmıştır.
Hastalarda iyi kardiovasküler ve renal fonksiyon gözlenmiş ve birçok olguda
IPPV'den HFJV'ye geçiş ile pulmoner fonksiyon iyileşmiştir.
Yüksek kafa içi basınçlı hastalarda IPPV'den HFJV'ye geçiş ile benzer
PcCO2 tansiyonlarında kafa içi basınçlarında belirgin bir düşüş saptanmıştır.
Bu düşüşün mortalite ve morbidite açısından yarar sağlayacağı henüz
spekülatiftir.
HFJV ilerde belirgin bir klinik role sahip olacaktır.
HFO : HFO pek çok durumda uzun süre yeterli gaz değişimi sağlasa bile bu
ventilasyon türünün kilinikteki yeri henüz açık değildir.
1981 de bir bildiride infant kısıntılı solunum sendromunda HFO'nun IPPV ile
karşılaştırıldığında daha iyi bir oksijenasyon sağladığı yazılmıştır.
Daha iyi incelendiğinde HFO sırasında ortalama hava yolu basıncının
IPPV'den daha yüksek bulunduğu görülebilir. S?kıntılı solunum sendromunda
oksijenasyonun yeterliliğinin akciğer içi basınca bağlı olduğu gösterilmiştir.
Bu nedenle bu sonuç HFO'nun bir avantajı olduğu anlamına gelmez. HFO'da yüksek
basınçlar görülse de IPPV ile karşılaştırıldığında kardiovasküler
sistemde bundan daha fazla bir yan etki yapmaz.
Benzer hastalarda yapılan geniş boyutlu bir çalışma bildirilmiştir. HFO
ile tedavi edilen çocuklarda morbidite ve mortalite açısından belirgin bir
iyileşme kaydedilememiştir, bunun yanında bu grupta çalışma süresince
daha fazla pulmoner hava kaçağı görülmüştür.
Her nekadar HFO için klinikte bir yer tanımlanamamışsa da testler ve hayvan
deneyleri için sık olarak kullanılacağından pek şüphe yoktur. Daha önce
deşinildiği gibi bu büyük ölçüde sinüs eğrisine benzer basınç ve akım
özelliklerinin kolay incelenebilmesine dayanır, ancak bunun solunum yollarının
fiziksel davranışına uygulanması kısıtlıdır.
SONUÇLAR
HVF sağlam bir yere sahiptir. Geçmişte terminoloji ve metodlar da
standardizasyon eksikliği üzücüdür. Belirtmek gerekir ki, araştırmacılar
pek çok durumda fizik, matematik, akustik ve mühendislik dallarının yardımını
almalıdırlar. Bu disiplinlerde çalışanlar meraklı fakat amatör
klinisyenlerin mutlaka dikkat etmeleri gereken analitik metotlar geliştirmişlerdir.
Düzenli analiz yapısının eksikliği nedeniyle pek çok yazıda HFV'nin değişik
yönleri yayınlanmış ama bu özelliklerin fiziksel açıklaması yapılamamıştır.
Bu görünüş nedeniyle pek çok klinisyenin kafaları karışmış ve hatta
korkmuşlardır. Hızla yapılması gereken şey klinisyenlere HFV konusunda en
azından bilindiği kadarıyla temel fizyoloji ve klinik kullanımı anlatılmalıdır.
Bu arada klinisyenlerde suçlanmalıdır, pek çok merkezde HFV "değerlendirilmiş"
ve terkedilmiştir. Daha temel fiziksel prensipler belirlemediğine göre bu
teknikler yeterince değerlendirilememiştir.
Her ne kadar etki mekanizmaları açıkça bilinemiyorsa da hastaların HFV ve
HFJV'den yararlanacağını ummalıyız. şunu hatırlatmakta yarar var ki; IPPV
de fizyolojisi tam olarak açıklanmadan önce seneler boyu başarıyla kullanılmıştır.
|