- Prof. Dr. Atalay Arkan
- Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Anesteziyoloji Anabilim Dalı
YENİDOĞANDA NONSTEROİD ANTİENFLAMATUAR AJANLAR
Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneğinin yaptığı
tanımlamaya göre "Ağrı, gerçek veya potansiyel doku hasarı ile
birlikte olan veya böyle bir hasar gibi tanımlanan nahoş bir duyusal ve
emosyonel deneyimdir".
Ağrı tedavisi prensipleri, çok az modifikasyonla
pediyatrik yaş grubuna uygulanabiliyor olsa da, infant ve çocuklarda ağrının
tanımlanması ve değerlendirilmesi erişkindekinden çok farklıdır. Ağrının
her zaman bir subjektif komponenti vardır. Ağrı sendromlarının gelişmesi,
ağrıya karşı gelişen fizyolojik veya emosyonel yanıtlar, erişkinlerin ağrı
ile başa çıkma stratejilerinin kökeni infant ve çocukluk dönemindeki ağrılar
ile ilgili edinilmiş deneyimlerin bellekteki yeri ile ilişkili olabilir. Bu
nedenle pediyatrik hastalarda ağrı tedavisi sadece o anlık klinik yaklaşım
olarak değil ileriki yaşamda görülebilen kronik ağrı sendromlarının ve ağrıların
psikolojik ve affektif komponentinin de bir çatısı olarak görülmelidir.
Son zamanlara kadar infantların fiziksel veya psikolojik
olarak zararlı olacak şekilde ağrı algılayabilecek kortikal olgunlaşmaya
sahip olmadıkları düşünülüyordu. Artık infanların da ağrıyı algıladığı
ve yetersiz analjezi veya anestezinin uzun süreli olumsuz sonuçlara yol açtığı
kesin olarak bilinmektedir.
Fötus ve Yenidoğanda Ağrı Yollarının gelişmesi
Ağrının algılanmasına ilişkin fizyolojik mekanizmaların
ve yolların geç fötal ve yenidoğan döneminde geliştiğini gösteren sağlam
kanıtlar vardır. 6. Gestasyonel haftadan itibaren sensoriyel duyu lifleri ile
internöronlar arasında afferent bağlantılar olduğu saptanmıştır. Yapılan
invivo neonatal serebral metabolizma çalışmalarında maksimal metabolik
aktivitenin sensorimotor kortekste, talamusta ve orta-beyin sapı bölgelerinde
olduğu gösterilmiştir. Yenidoğanın çoğu davranışının subkortikal düzeyde
kontrol ediliyor olsa da bir çok davranış örneği de kortikal fonksiyon ve
öğrenme belirtisi göstermektedir. Bu nedenle en küçük prematüreler için
dahi ağrının kortikal algılanması anatomik, fizyolojik veya davranışsal
veriler ile ekarte edilememektedir.
Yenidoğan ratlarda yapılan bir çalışmada kortikal immatürite
ve inhibitör yollardaki eksiklik nedeniyle ağrılı uyaranların yoğunluğu
ve süresinin artabildiği gösterilmiştir. Yenidoğan çocuklarda yapılan çalışmalarda
da ağrılı işlemlerden sonra saatler veya günler süren uzamış yanıtların
gelişebileceği görülmüştür (anestezi veya analjezi uygulanmayan yenidoğanlarda
sünnet ve topuktan kan alma örneği). Ağrılı uyaranlara karşı gelişen
uzun süreli yanıtın altında yatan nedenler araştırılmaktadır ve yenidoğan
ratlarda yapılan son çalışmalarda bunun nedeninin daha çok ağrılı
uyaranlarla aktive olmuş spinal kord hücrelerinin aktivitesini azaltacak olan
beyin sapı orijinli inen inhibitör yolların yenidoğanda henüz fonksiyonel
olmamasına bağlı olduğunu düşündüren sonuçlar alınmaktadır. Bu yollar
doğumdan önce gelişmiş görünmektedir ancak gecikmiş fonksiyonlarının nörotransmitter
düzeyinin ve farmakolojik reseptör fonksiyonlarının düşük olması ile ilişkilendirilmektedir.
İlginç sonuçlardan biri de yenidoğan ratlarda doku hasarına
olan uzun süreli yanıtlardır. Bu yanıtlar kalıcı olmakta ve sinir
sisteminde yapısal ve fonksiyonel reorganizasyona yol açmaktadırlar. SSS'deki
bu kalıcı değişiklikler yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çeşitli ağrılı
işlemlere maruz kalan prematür ve term yenidoğanlar için de önemli sonuçlara
neden olabileceği anlamını düşündürmektedir.
Ağrı yolları ve algılama mekanizmaları yenidoğan döneminde
gelişmiş olarak kabul edilse de ağrının anlamı, affektif komponenti ve
psikolojik yönü süt çocukluğu ve erken çocukluk döneminde gelişmektedir.
Bu gelişme sadece her çocuğun kendi ağrı deneyimi ile ilgili değil,
ailesel etkenler, çocuğun yetiştirilme tarzı, ağrı ile baş etme yollarının
öğrenilmesi ve sosyal ve kültürel faktörlerden etkilenmektedir.
Cerrahi bir işlemden sonra daha küçük çocukların büyük
çocuklara göre daha az semptomları olduğu ve ağrılı cerrahiden daha hızlı
derlendiği izlenimi vardır. Ancak bu çocukların kendilerini ifade
edememeleri ve ebeveynler ile hemşirelerin opiod bağımlılığı geliştirme
korkuları nedeniyle ağrıları olduğuna daha az inanılmaktadır. Ayrıca
cerrahiden sonraki aktivitelerinin fazla olması nedeniyle de daha az analjezik
gereksinimleri olduğu düşünülmektedir. Yeni yapılan bir çalışmada aynı
tanıya sahip erişkinlere uygulanan opiod analjeziğin çocuklara uygulananın
iki katı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Çocukların ağrı eşiğini daha
yüksek değildir ancak ağrının yorumlanması ve ifade edilebilmesi çocukluk
döneminde çok farklılık göstermektedir.
Yenidoğanda Ağrının Değerlendirilmesi
Yenidoğanda ağrının objektif, kantitatif ve kesin olarak
değerlendirilmesinin zor olması nedeniyle günümüzde kullanılan bir çok yöntem
yetersiz kalmaktadır. Çoğu yöntem bütün pediyatrik yaş gruplarına
uygulanamamaktadır ve hiç biri de dünya çapında kabul edilmemiştir. Bu
sorun esas olarak bu yaş grubunun ağrı ile ilgili kendi deneyimlerini
aktarmalarındaki eksiklik ve davranışsal ve fizyolojik ölçme yöntemlerindeki
spesifite eksikliğidir. Buna ek olarak ağrı, kişisel, davranışsal ve
fizyolojik etkileri olan ve her biri ayrı ayrı değerlendirilebilen multifaktöriyel
bir fenomendir.
Ancak tüm bu zorluklara rağmen infant ve çocuklarda ağrının
değerlendirilmesi, ağrıya yönelik tedavi uygulayıp uygulamama kararı
verilmesinde veya ağrının giderilmesi için uygulanan farmakolojik,
psikolojik veya cerrahi yöntemin etkin olup olmadığının anlaşılmasında
çok büyük önem taşımaktadır.
Yenidoğanda Ağrının Davranışsal Değerlendirilmesi
Ağrılı durumlarda davranış şeklinde meydana gelen değişiklikler
ağrıdan çok stres ile ilişkili olarak düşünülmelidir. Bu davranış değişikliklerini
basit motor yanıtlar, yüz ifadesi değişiklikleri, ağlama ve kompleks davranışsal
değişiklikler gibi alt başlıklar altında incelemek mümkündür.
Basit motor yanıtlar: Yenidoğan, herhangi bir uyarana
(ağrılı uyaran dahil) tüm vücuduyla hareket ederek yanıt verebilir ve bu
yanıt çeşitli davranış evrelerinde değişiklik gösterebilir. Ancak 124
yenidoğan ile yapılan bir çalışmada alt ekstremiteye uygulanan pinprick
uyarınına yanıtın daha çok üst ve alt ekstremitelerde fleksiyon ve
adduksiyon şeklinde olduğu ve buna ağlama ve yüz buruşturmanın da eşlik
ettiği gösterilmiştir.
Yüz ifadesi değişiklikleri: Genel olarak inanılanın
aksine yenidoğan döneminde de mutluluk, ağrı, üzüntü ve şaşkınlık
gibi duygulanımlar için farklı yüz ifadeleri oluşmaktadır. Izard ve arkadaşları
çocuklarda değişik yüz ifadelerini sınıflandıran objektif bir değerlendirme
yöntemi geliştirmişlerdir (yenidoğanda ağrı ifadesi: kaşlar çatık,
burun kökü genişlemiş, gözler sıkıca kapalı, ağız köşeli). Bu yöntem
başka çalışmacılar tarafından da doğrulanmıştır. Grunau ve arkadaşları
topuktan kan alınan yenidoğanlarda yaptıkları bir çalışmada 9 değişik yüz
ifadesi tespit etmişlerdir.
Ağlama: Ağlama çocukların en sık kullandığı iletişim
yöntemi olduğu için, ağrı dışında buna neden olan bir çok durum daha
vardır. Ancak çocuklarda ağrının en belirgin ve sık görülen belirtisi de
ağlamadır. Bir çok araştırmada hangi stres durumlarında ağlama şeklinin
nasıl olduğu incelenmiş ve spektrografik özelliklerine göre sınıflandırma
yapılmaya çalışılmıştır. Bu araştırmalara göre ağrı, açlık veya
korkunun yol açtığı ağlamanın subjektif veya spektrografik analizi yapıldığında
farklılıkların olduğu ve gözlemcilere basit bir eğitim uygulandıktan
sonra, çocukların ağlama şekillerinin yorumlanabileceği sonucuna varılmıştır.
Kompleks davranışsal yanıtlar: Emde ve arkadaşları,
ağrılı uyaranlardan sonra nonrapid-eye-movement (NREM) uykusu geliştiğini gözlemlemişler
ve bu gözlemlerini anestezisiz sünnet yapılan yenidoğanlar ile yaptıkları
kontrollü bir çalışma ile doğrulamışlardır. Term ve preterm yenidoğanlarda
topuktan kan örneği alınma işlemlerinden sonra da uyku değişiklikleri görülmektedir.
Yürüme çağında ve daha büyük çocuklar göz önünde bulundurularak
davranışsal parametreler değişik kombinasyonlarda kullanılarak verilen bir
uyarana karşı yanıt olarak gelişen davranış değişikliğini objektif
olarak derecelendiren skalalar geliştirilmeye çalışılmıştır. Beyer ve
arkadaşlarının 3-7 yaş arasındaki çocuklarda yaptıkları bir araştırmaya
göre davranış skalaları anksiyete için aşırı hassas olarak bulunurken ağrısını
sessizce çeken çocuk için ağrıyı da olandan daha hafife almaktadır
(Photogrammetric techniques, Brazelton NBAS, Postoperative Pain Comfort Score,
Procedure Behavior Rating Scale, Pain Expression Scale, Cancer Pain Rating
Scale, CHEOPS Scale, Observer Visual Analog Scale, Objective Pain Scale).
Kardiyorespiratuvar değişiklikler: Ağrılı klinik işlemlerin
gerçekleştirildiği infant ve çocuklarda kardiyovasküler parametrelerde ve
transkutanöz oksijende belirgin değişiklik ve palmar terleme tespit edilmiştir.
Topuktan kan alınan veya sünnet yapılan yenidoğanlarda işlem sırasında ve
sonrasında kalp hızında ve kan basıncında belirgin artış gözlenmektedir.
İşlemden önce lokal anestezi şeklinde ağrı giderilmeye yönelik önlemler
ile bu değişiklikler önlenebilirken sadece sedasyon uygulanalarda önlenememiştir.
Son çalışmalarda yenidoğanlarda stres ve ağrının değerlendirilmesinde
"vagal tonüsün" daha hassas olduğu üzerinde durulmaktadır.
Kardiyovasküler monitorizasyon sırasında respiratuvar sinüs aritmisi oluşu
kalp hızının bir komponentinin doğrudan otonom sinir sisteminin parasempatik
dalı olan vagus ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu da ağrı değerlendirmesinde
önemli olabilir. Sünnet yapılan sağlıklı yenidoğanda cerrahi işlemin
invazifliği arttıkça respiratuvar sinüs aritmisinin amplitüdünün azaldığı
gözlemlenmiştir. Postoperatif dönemde respiratuvar sinüs artimisine bakılarak
vagal tonusun yeniden bazal değere döndüğü anlaşılmaktadır.
Daha büyük çocuklarda da nabız ve kan basıncı hassas
stres (anksiyete ve ağrı dahil) belirtileridir.
Yenidoğanlarda ve küçük çocuklarda cerrahi işlem sırasında
transkutanöz pO2'de belirgin dalgalanmalar olmaktadır (50-100 mmHg
gibi güvenli sınırlar içinde). Yenidoğan sünnetinde transkutan pO2'de
belirgin azalma meydana gelirken, lokal anestezi uygulandığında bu tür değişiklikler
önlenebilmektedir.
Palmar terleme de term yenidoğanda emosyonel durumu gösteren
fizyolojik bir parametredir ve uyanıklık ile ağlama aktivitesi ile yakın ilişkilidir.
Hormonal ve metabolik değişiklikler: Damar yolu için
ponksiyon uygulanan yenidoğanlarda ponksiyondan 5 dakika sonra plazma renin
aktivitesinde belirgin artış olmakta ve 60 dakika sonra bazal değerlere düşmektedir.
Anestezisi sünnet edilen yenidoğanlarda işlem sırasında ve sonrasında
plazma kortizol düzeylerinde belirgin artış gelişmektedir. Bu konuda yapılan
diğer çalışmaların da sonucunda minimal anestezi altında yapılan cerrahi
girişimin katekolamin, büyüme hormonu, glukagon, kortizol, aldosteron ve diğer
kortikosteroidlerin salınımı ve bununla birlikte insülin salınımında ise
baskılanmaya neden olduğu gösterilmiştir. Bu yanıtlar sonucunda
karbonhidrat ve yağ depolarında yıkım olup laktat, pirüvat, keton
cisimciklerinde, gliserol ve serbest yağ asiti düzeylerinde artış meydana
gelmektedir. Plazma aminoasitlerinde, nitrojen ekskresyonunda ve
3-metilhistidin/kreatinin oranında artış ise protein yıkımına ilişkin
bulgulardır. Yenidoğanın bu stress yanıtları erişkin hastalara göre 3-5
misli daha fazla ancak süresi daha kısadır. Benzer hormonel ve metabolik değişiklikler
daha büyük çocuklarda da gösterilmiştir. Plazma beta-endorfin,
adrenokortikotroopin, vazopressiin, büüyüme hormonu, katekolamin ve kortizol
düzeylerinde artış ile birlikte insülin sekreksyonunda baskılanma
bildirilmiştir.
Farmakolojik Tedavi
Analjezik Farmakolojisi
Doğumda çoğu organ sistemi anatomik olarak iyi gelişmiş
olsa da fonksiyonal olgunlaşmalar genelde gecikmektedir. Hem preterm hem de
term yenidoğanlarda bu sistemler ilk bir ay içinde hızla olgunlaşmaya başlarlar
ve 3 aylık olmadan önce fonksiyonel düzeyleri erişkin organ sistemlerine
benzer.
Çoğu analjezikler karaciğerde konjuge olmaktadır.
Yenidoğanlar ve özellikle de prematürelerde ilaç konjugasyonunda
(sulfidleme, glukuronidasyon ve oksidasyon dahil) rol alan enzim sistemlerinde
olgunlaşma gecikmektedir. Sitokrom P450 sistemi ve bu reaksiyonları karaciğerde
katalize eden oksidazlar ilk bir ay içinde erişkindeki fonksiyon düzeyine
erişemezler.
Glomerüler filtrasyon hızı ilk bir hafta içinde düşüktür
ancak genelde 2 hafta sonra ilaçları ve metabolitleri uzaklaştırma
konusunda yeterli düzeye ulaşmaktadır.
Yenidoğanda daha büyük hastalara göre vücuttaki su
oranı yağ oranı daha fazladır. Bu nedenle suda çözünen ilaçların dağılım
volümleri daha yüksek olmaktadır.
Yenidoğanda plazma albumin ve alfa1-asit glikoprotein düzeyi
büyük çocuklara göre daha düşüktür. Bazı durumlarda bu nedenle reseptöre
ulaşabilecek aktif ilaç miktarı daha fazla olur ve akut toksisite riski yükselir.
Erişkinle karşılaştırıldığında, body mass index'e
göre beyin ve organların oranı kas ve yağ dokusuna göre daha fazladır.
Term yenidoğanda ve özellikle de prematürelerde bilirübin gibi doğal
olarak bulunan toksinlerin veya morfin gibi ilaçların beyine geçişi yüksektir.
Yenidoğanların ve özellikle de prematürelerin hipoksemi
ve hiperkarbiye ventilatuvar yanıtları düşüktür.
Nonopioid Analjezikler
Yenidoğan dönemi hariç asetaminofen, salisilatlar ve
nonsteroid anti-enflamatuvar ilaçların (NSAİD) çocuklardaki farmakodinamik
ve farmakokinetiği erişkinden farklı değildir. Kullanılacak ajanın seçiminde
maliyet, etki süresi, istenilen etki, kullanım yolu, istenmeyen yan etki gibi
faktörler önem kazanmaktadır.
Asetaminofen (Parasetamol): İnfant ve çocuklarda en sık
kullanılan analjeziktir ve yenidoğandaki kullanımı da etkili ve güvenilirdir.
Aslında yenidoğanda hepatik metabolik sistemin gelişiminin tamamlanmamış
olması bu ilacın toksik metabolitlerinin daha az oluşmasına neden olur. Değişmemiş
olan asetaminofenin eliminasyon hızı, yenidoğan, çocuk ve erişkinde
benzerdir. 4 saatte bir 10-15 mg/kg oral veya 4 saatte bir 20-25 mg/kg rektal
dozlarla relatif olarak düşük plazma seviyesi ve NSAI ilaçlara benzer
analjezi sağlanır.
Asetilsalisilik asit (ASA): Anti-enflamatuvar özelliklerinden
dolayı hafif ve orta şiddetli ağrıların tedavisinde özellikle de
enflamatuvar orijinli ağrılarda çocuklarda yaygın olarak kullanılmaktadır.
Oral dozları asetaminofene benzer.Yenidoğanlar ASA'yı erişkinlere göre daha
yavaş elimine etmektedirler ancak bu ilacın eliminasyon yarı ömrü ilk bir
yaş içinde erişkin düzeylerine ulaşmaktadır. Son yıllarda ateşli hastalıklarda
kullanımı ve REYE sendromu gelişimi arasındaki ilişki, GİS yan etkilerinin
insidensinin yüksek olması nedenlerinden dolayı kullanımı belirgin ölçüde
azalmıştır. Bu ilaç yerini diğer NSAİ ajanlara bırakmıştır. Bunlar
ibuprofen, naprosyn, indometazin, kolin magnezyum trisilat ve ketorolaktır.
NSAI Nosteroid Antienflamatuvar İlaçların Etki mekanizması
Cerrahinin indüklediği hasarla başlayan doku cevabı,
nosisepsiyon, inflamasyon ve hiperaljeziden oluşan bir kaskadı başlatır.
Zararlı bir uyarıdan sonra periferik sinir uçlarından prostaglandin,
substans-P ve nosiseptik peptidler salınmaktadır. Sonuçta prostaglandinlerle
oluşan inflamatuvar proses, vazodilatasyon, vasküler permiablitede artış ile
karakterizedir. Bunu takiben nosiseptörlerin sensitizasyonu ile sinir
sisteminin fonksiyonunda değişiklikler ve sonucunda ağrı eşiğinde azalma
ile hiperaljezi oluşur. Primer hiperaljezi, hasar bölgesinde ağrı eşiğindeki
değişiklikleri, sekonder hiperaljezi ise, periferdeki hasara bağlı olarak
santral proseslerdeki değişikliklerle hasarlanmış bölgenin çevresinde oluşan
değişiklikleri belirler.
Geleneksel olarak NSAI ilaçların analjezik özellikleri,
periferik prostaglandin sentezine etkilerine bağlanır. Prostaglandin
sentezinin inhibisyonu cerrahi travma ile oluşan inflamatuvar cevabı azaltarak
periferik nosisepsiyonu ve ağrı algılamasını azaltır. Ancak yakın zamanda
yapılan invivo çalışmalar ağrılı uyarı ile oluşan santral cevabın da
NSAI’larla prostaglandin inhibisyonu ile modüle edilebildiği gösterilmiştir.
İbuprofen: Sıklıkla hafif ve orta şiddetli ağrılar
için kullanılmaktadır. Şurup şeklinin olması küçük çocuklarda kullanımını
kolaylaştırmaktadır. Rektal yolla preoperatif dönemde uygulandığında
postoperatif narkotik analjezik gereksinimini % 30 azalttığı gösterilmiştir.
İndometazin: Prematürelerde patent duktus arteriozusun
kapatılması için iv yolla yaygın olarak uygulandığından bu ilaç ile
ilgili önemli deneyimler vardır. İndometazinin eliminasyonu prematürelerde
gecikmektedir ancak dağılım volüm ve eliminasyon yarı ömrü ilk bir yıl içinde
erişkin düzeylerine ulaşmaktadır. İndometazin uygulanan prematürelerde
oligüri ve hiponatremi tanımlanmıştır ancak bir yaş üstündeki çocuklarda
bu tip yan etkiler gözlemlenmemektedir.
Kolin magnezyum trisilat (Trisilate): Uzun etkili bir
nonasetile salisilattır ve Gİ semptomlar ve trombosit disfonksiyonu ASA'e göre
daha az olmaktadır. Diğer NSAİ ilaçların iyi tolere edilmediği hastalarda
günde tek veya iki doz şeklinde kullanılmaktadır. Bu ilaçla ilgili Reye
sendromu bildirilmemiş olmakla birlikte yine de ateşi olan çocuklarda kullanımı
önerilmemektedir.
Ketorolak trometamin: Çeşitli yollardan
uygulanabilmektedir. İntravenöz kullanımı tek başına veya opiodlere ek
olarak çocuklarda ve adölesanlarda postoperatif analjezide etikilidir. Yan
etkileri diğer NSAİ ilaçlar gibidir. Tolerans, fiziksel veya psikolojik bağımlılık
gelişmemektedir ve sedasyon veya solunum depresyonuna neden olmaz.
1 mg/kg başlangıç yükleme dozu, 6 saatte bir 48 saat
boyunca 0,5 mg/kg olarak devam edildiğinde 0,1 mg/kg dozda morfinle sağlanan
analjeziye eşdeğer analjezi sağlamıştır. Daha az postoperatif bulantı ve
kusma gözlenir. Ketorolak’ın yan etkileri diğer NSAI ilaçların yan
etkilerine benzer. Bulantı, GİS kanaması, trombosit disfonksiyonu,
interstisyel nefrit oluşabilir. Ancak kısa süreli kullanımlarında renal yan
etkiler insidensi çok düşüktür. Tolerans, fiziksel veya psikolojik bağımlılık
oluşturmaz. Sedasyon ve respiratuar depresyon gözlemlenmez. Bu nedenlerden
dolayı özellikle respiratuvar depresyon etkileri nedeniyle opioid kullanılamadığı
durumlarda faydalıdır. Boston Çocuk Hastanesinde 400 den fazla sayıda çocuk
hastada iv ketorolak ve morfin kombinasyonu ile özellikle ortopedik girişimlerden
sonra mükemmel postoperatif analjezi sağladığı gösterilmiştir.
Preemptif analjezi amaçlı uygulanan oral diklofenac (12,5
mg) ve asetaminofenin (125 mg) karşılaştırıldığı bir çalışmada
diklofenak verilen grupta preoperatif huzursuzluk ve ağlamanın azaldığı ve
postoperatif meperidin ihtiyacının azaldığı gösterilmiştir.
Kulağına ventilasyon tüpü takılan çocuklarda yapılan
plasebo kontrollü bir çalışmada preoperatif dönemde oral ketorolak
uygulaması (1 mg/kg) asetaminofen (10 mg/kg) ile karşılaştırılmasında
postoperatif dönemde ilave analjezi ihtiyacını azaltmıştır.
İntraoperatif ve postoperatif analjezi yönünden intramusküler
ketorolak (1 mg/kg) ve kaudal bupivakain %0,25 (1 mg/kg) ‘ın karşılaştırıldığı
bir çalışmada kaudal analjezinin volatil anestezik ihtiyacını daha fazla
azalttığı gösterilmiştir. Postoperatif ağrı skorları her iki grupta
benzer olsa da ketorolak grubunda postoperatif bulantı insidensi düşük
bulunmuştur.
Postoperatif amaçlı rektal uygulanan ibuprofen (40 mg/kg/gün)
ağrıda ve morfin tüketiminde azalma sağlamıştır.
|